Akçakoca Denizkızı Efsanesi – Düzce


Akçakocalı bir aile deniz kıyısındaki tarlalarına soğan dikmişler. İyi ürün almışlar. Daha sonra çocukları Ali doğmuş. İlkbahar gelince soğanlar baş vermiş. Kadın bebeği Ali’yi de alıp gider olmuş soğan bostanında iki defne ağacının arasına bir salıncak kurup, oğlunu sarıp sarmalayıp yatırıp sonrasında elinde çapası ile çalışmaya başlıyormuş. Ali uyanıp da ağladığında koşup bebek acıkmıştır deyip meme verirmiş. Bir gün yine aynı şey olmuş. Ama bir tuhaflık varmış. Ali’yi kundaktan çıkarmış biraz da ıslak. Üstelik meme de emmiyor. Kadın telaşlanmış acaba oğlum hastamı diye. Ertesi günü bir yandan çalışıyor, bir yandan da oğlunu gözlüyormuş.

Bir ses duymuş birden, incecik bir ‘‘Alii… ‘‘diye sesleniyor. Etrafa bakınmış kimseler yok. Birden denizde bir kıpırtı sezmiş, bakmış ki, bir denizkızı, belden yukarısı insan, aşağısı balık. Yüzgeçleri üzerinde çıkmış denizden. Ali’nin salıncağına doğru yürüyor. Kalakalmış kadın olduğu yerde. Denizkızı varmış salıncağa, Ali’nin ellerini çözüp emzirmiş oğlanı. Sonrada geldiği gibi dönmüş denize. Kadın eve dönüp kocasına anlatmış olanları. Kocası düşünüp taşınmış. ‘‘Sakın dokunma, kimseye de anlatma, demiş. Sonra kızar da bir zarar verir belki oğlumuza.’’ Denizkızı her gün gelir bebeği emzirir ve denize dönermiş. Ali biraz büyüyüp memeden kesilince denizkızı bu kez gelir Ali’yi alır denize götürürmüş. Ana oğul gibi oynarlarmış denizde. Sonra Ali akşam çeşit çeşit balıkla geri dönermiş.

okluk_koyu_deniz_kizi

Gün geçmiş, devran dönmüş, Ali delikanlı olmuş. Bir kıza sevdalanmış. Anasıyla babası varıp istemişler kızı. Düğün dernek kurulmuş Ali evlenmiş. Artık deniz kıyısındaki soğan bostanına Ali bakarmış. Bir gün karısıyla gitmiş bostana. Eline iki çakıl taşı alıp denize sokmuş ellerini ve vurmuş üç kez taşları birbirine. İnceden bir ses gelmiş uzaklardan ‘‘Alii..’’diye. Ardından denizkızı görünmüş uzakta. Ali’ye ve karısına uzun uzun bakıp dönmüş. Denizin derinliklerine.

Ali sonraki günlerde ne kadar denize sokup ellerini çakıl taşlarını vurmuşsa da denizkızı gelmemiş. Karısı çok üzülmüş duruma Kendine bir şalvar yaptırmış. Denizkızının belden aşağısına benzeyen. Onu gören Akçaşehir kızları bir biri ardına aynı şalvardan yaptırıp giymişler. Akçaşehir Denizkızıyla dolmuş.

Efteni Gölü Efsanesi – Düzce


Günün birinde olympos tanrıların en büyüğü Zeus’un aklına esmiş, Nasıl eşmiş “varıp şu ölümlülerin arasına nicedir halleri bir göreyim!” demiş.

Almış Hermes’i de yanına ikiside insan görünümü ile Olympus’tan inmişler ve yer yüzüne bir eve gelmişler. Çalmışlar kapıyı “Yolunu yitirmiş iki garip ademiz açarmısınız kapınızı? Alırmısınız bizi içeriye, konukluğa, tanrılar hoşnut olsun diye” demişler. Ama kapı değil açılmak aralanmamış bile. Bu şekilde bin ev dolaşmışlar belki fakat kimseden konuk severlik görememişler. Ya açmıyorlar kapıyı yada açşalar bile “Bizim ne üdüğü belirsiz çulsuz dilenci takımı ile işimiz yok.” diyerek hemen kapatıyorlarmış.

Her yerden geri çevrildikten sonra harap bir kulübeye gelmişler. Kulübenin her yanı saz ve samanla kaplıymış. Kapıyı yaşlımı yaşlı bir kadın açmış. Bakmışki karşısında iki zavallı yolucu, çok yol yürümüşler belli ki, yorulup susamışlar. Kadın “kimsiniz, necisiniz?” diye sormadan içeriye buyur etmiş. Konuklar içerde birde en az kadın kadar ihtiyar, neredeyse iki büklüm güler yüzlü bir adam görmüşler.

bw_7641870379

Ev sahipleri ezile büzüle eski püskü yamalı ama temiz bir minder göstermişler misafirlerine. Kendileride bir kütük bulup üzerine oturmuşlar. Ellerinde ne varsa sunmuşlar misafirlerine. Onlar yemeklerini yedikçe ihtiyar kadın ile adamın gözleri parlıyormuş. Yapmacık değil içten gelen bir konuk severlikleri varmış.

Ancak ihtiyarlar sofradakilerin yenmesine rağmen hiç eksilmediğini görmüşler, sonra konuklar “bizler ulu kişleriz” demişler. Sizin o komuşularınız hak ettikleri cezaya carptırılacaklar ama size hiç kötülük gelmeyecek. yanlız bırakın evinizi bizimle birlikte dağın tepesine gelin.

İhtiyarların ikiside ulu kişilerin ardından deyneklerine dayana dayana çıkmışlar  dağa. Tepeye varınca bütün şehri sular altında kaldığını görmüşler… Yaşlı karıkoca daha çok uzun seneler saadet içinde yaşamış ve birlikte ölüm dilemiş ve birer ağaca dönüşmüşler. Gelen geçenler ağacın dallarına ipler bağlayıp dilekler dilerlermiş.

Bir başka söylentiye göre, Efteni Gölü adını bir bizans kraliçesi olan Eftalya’dan almaktadır.

Bizans ordusu savaştan dönerken gölün kıyısındaki alanda konaklamış. Yolda prenses Eftelya’nın ellerinde ve yüzünde yaralar çıkmış. Göl kıyısında yerden çıkan sıcak sularla banyo yapan prensesin tüm yaraları ertesi sabah iyileşmeye, cildi güzelleşmeye başlamış. Bunu gören Bizans imparatoru bu göl kıyısındaki sıcak su kaynaklarının olduğu yere hemen bir hamam inşa edilmesini istemiş. Prensesin yanına bakıcılarını bırakıp ayrılmışlar. Yaraları iyileşen ve güzelleşen prenses göl üzerinde sandalla gezinirken, karşı kıyıdaki dağ eteklerinde yaşayan bir Osmanlı delikanlısına gönlünü kaptırmış. Karşılıklı olarak birbirlerini ziyaret etmeye başlamışlar. Birgün sevgilisine giderken prensesin kayığı batmış, boğulmuş. O günden sonra gölün adına Efteni demişler.

Kralın, kızının yüzmesi için doğayla içiçe olan bu topraklarda bir göl oluşturma için büyük melen nehrinin önüne bir bent inşa ettiği, sular dolarak göl oluşturmuş olduğu da söylenir.

Bir diğer rivayet ise gölün altında bir kent olduğudur. bu kent sellerle suya boğulmuştur. Gölün hemen hemen yakınıda bulunan Hacıyakup köyüne geçmişte selaltı (saraltı) denmesi de sanki bunu teyit eder niteliktedir.