Bakkhalar Efsanesi


Tanrı Dionysos-Bakkhos’un dinsel törenlerini kutlayan kadınlar alayı. Tıpkı tanrının kendisi gibi çıplak bedenlerini nebris denilen benekli ceylan postlarıyla örter, başlarına sarmaşık çelenkleri sarar ve ellerinde thyrsos, ucunda bir çam kozaları bulunan sarmaşık ve asma yaprakları sarılı uzun değnekleri ve Prometheus’un insanlara ateşi taşıdığı nartheks kamışıyla tanrının peşinden koşarlar, geceleri dağda, bayırda, ormanlarda kendilerinden geçerek tanrıya karışırlar.

O sırada doğa ile birlik olan Bakkha’lar üstün bir güçle önlerine gelen vahşi hayvanları parçalarlar. Dionysos dinini benimsemiş bu kadınlara olgun ermişlik anlarında Thyas (thyo, vecit halinde olmak), çılgınca kendilerinden geçtikleri zaman da Mainas (mainomai, çıldırmak, taşkın bir coşkuya kapılmak) denir.

Her iki hallerini ve özlerindeki niteliği canlandırmak için Euripides’in “Bakkha’lar” tragedyasından bir parçayı buraya almayı en uygun bulduk. Euripides’in son eserlerinden biri olan bu oyunda koro hem Bakkha’lardan meydana gelmekte, hem de bir Bakkha olan Agaue’nin korkunç dramı canlandırılmaktadır. Bakkha’ları gören bir haberci onları, Dionysos dinini Thebai’den sürmeye kararlı kral Pentheus’a şöyle anlatır (M. Eğ. B. Yayınları, S. Eyuboğlu çevirisi, s. 46):

“Güneş ışıklarıyla toprağı ısıtmaya başlarken, otlattığım öküz sürüsüyle yüksek dağların başında düz ve kayalık bir yere varmıştım. Üç alay kadın, üç koro gördüm; birinin başında Autonoe, birinin başında Agaue, senin anan, birinin başında da Ino vardı. Hepsi serilmiş uyuyordu. Kimi sırtını bir çam kütüğüne dayamış, kimi başını toprağa, meşe yapraklarının üstüne koymuş; uslu, edepli yatmışlardı; hiç de, senin dediğin gibi, şarapla ve kaval sesleriyle sarhoş olmuş, ıssız ormanlarda Kypris’in peşine düşmüş değillerdi. Anan, boynuzlu öküzlerin böğürdüğünü duyar duymaz Bakkha’ların ortasından ayağa kalktı; vücutlarını saran uykuyu kovmak için keskin bir çığlık kopardı.

…Bakkha’lar derin uykularını gözlerinden sildiler; genç, ihtiyar, bakire, hepsi birden, görülmedik bir düzenle fırlayıp kalktılar. Önce saçlarını omuzlarına döktüler; çözülmüş nebris’lerini bağlayıp sıkıştırdılar; sonra yanaklarını yalayan yılanları benekli postlarına kemer gibi sardılar. Bazıları, kollarında taşıdıkları geyik, kurt yavrularına bembeyaz bir süt veriyordu; bunlar çocuklarını yeni doğurup bırakmış, memeleri süt dolu kadınlardı. Nihayet hepsi sarmaşık, meşe ve çiçekli saparna dallarından çelenklerini başlarına geçirdiler, içlerinden biri thyrsos’unu yakalayıp bîr kayaya vurdu.- Kayadan sabahın çiyi kadar duru bir su fışkırdı.

…Başka biri nartheks’ini toprağa dokundurdu: Tanrı topraktan bir şarap gözesi kaynattı. Canı isteyen de süt içiyordu: Parmaklarıyla toprağı kazınca, topraktan oluk oluk süt akıyordu. Sarmaşıktı thyrsos’lordan bal damlıyordu. Ah, orada olup da bu mucizeleri göreydin, inanmadığın bu tanrıya şükürler ederdin. Biz, öküz ve koyun çobanları, hep bir araya gelip gördüğümüz garip şeyler üzerinde konuştuk, îçimiz-den, şehre gidip gelen ve konuşmasını bilen biri dedi ki: “Ey, yüce dağ başlarında yaşayanlar, gelin, Pentheus’un anası Agaue’nin ardına düşelim; onu Bakkha’lardan ayırıp kralımızın gönlünü hoş edelim”.

…Bu düşünceyi doğru bulduk; çalılıkların arasına saklanıp pusu kurduk. Bakkha’lar, vakit gelince, thyrsos’larını sallayarak ayinlerine başladılar; hep bir ağızdan “îakkhos, Zeus’un oğlu Bro-mios” diye bağırdılar. O zaman dağlar, taşlar Bakkha’larla bir olup coştu; vahşi hayvanlar bile cümbüşe katıldı; yer yerinden oynadı. Ansızın Agaue’nin sıçrayarak yanımdan geçtiğini gördüm; saklandığım çalılıktan fırlayıp onu yakalamak istedim. O zaman Agaue Bakkha’lara: “Hey, benim rüzgâr kanatlı dişi tazılarım; erkekler bize pusu kurmuş.

…Gelin, gelin ardımdan, thyrsos’larınızı sallayıp koşun!” diye bağırdı. Kendimizi güç kurtardık; kaçmasaydık Bakkha’lar bizi parçalayacaklardı. Bizi tutamayınca, taze çayırlarda otlayan sürülere saldırdılar; ellerinde bıçak mıçak yoktu. Görmeliydin, Bakkha’lardan biri, nazik elleriyle, memeleri süt dolu bir azgın ineği nasıl zaptediyordu. Genç danaları parça parça ettiler. Kaburga kemikleri, tırnaklı ayaklar havada uçuşuyor; bazen çamlara takılıp kalıyor; dallardan kan damlıyordu. Bakkha’lara öfkeyle saldıran azgın boğalar bir anda yere seriliyor; binlerce genç kadın eli boğaları boynuzlarından tutup sürüklüyordu.

…Kralımın kirpikleri şöyle bir defa açılıp kapanmadan Bakkha’lar hayvanların derilerini yüzüp hepsini didik didik ettiler; sonra, havalanıp giden kuş sürüleri gibi dalgalardan sarmaş dolaş indiler; Asopos ırmağının kıyılarına, Thebai’lilere bereketli başaklar veren ovalara rüzgâr gibi atıldılar. Kithairon kayalıklarının eteklerindeki Hysia ve Erythra şehirlerine düşman orduları gibi girdiler; her şeyin altını üstüne getirdiler. Evlerden çocukları alıp kaçtılar. Omuzlarına attıkları hiçbir şey artık kara toprağa düşmüyor; tunç ve demir bile bellerini bükmüyordu. Alev alev yanan saçları vücutlarını yakmıyordu.

…Nihayet şehirlerin erkekleri Bakkha’ların her şeyi alıp götürdüklerini görünce öfkeyle silahlarına sarıldılar ve işte o zaman, kralım, hiç görülmedik bir sahne gördük: Demir uçlu oklar Bakkha’lardan bir damla kan akıtmadı; mutlak bir tanrıdan yardım gören bu kadınlar thyros’larıyla erkekleri yaraladılar ve önlerine katıp kovaladılar. Sonra geldikleri yere döndüler; tanrının onlar için yerden kaynattığı sulara koştular; orada kana bulanmış vücutlarını yıkadılar. Yılanlar, yanaklarından damlayan kanları yaladı; güneş de vücutlarını kurutup parlattı. Kralım, bu tanrı kim olursa olsun, bırak bu şehre girsin; büyük bir tanrı bu. Dediklerine göre, ölümlülere keder dağıtan şarabı veren oymuş. Şarap olmazsa insanlar için ne aşk kalır, ne de başka bir şey.”