Search results: "kısa efsaneler"

Kız Kulesi Efsanesi 1


Hero ve Leandros’un ölümsüz aşk hikayesi…

Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikâye; Ovidius’un kaydettiği bir aşk hikâyesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikâye, Hero’nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero, Afrodit’in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır. Yıllar sonra Afrodit’in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır.

Delikanlının ateşli ve hüzünlü bakışı Hero’yu etkiler. İki aşık, yıllardır birbirlerini tanıyorlarmış gibi, bu kısacık zaman diliminde, kalplerinin artık başka bir insan için çarpmayacağını anlarlar. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros’un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar.

Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros’un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde Hero’nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros, Boğaz’ın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi’nden Boğaz’ın sularına bırakır.

Sarıkız Efsanesi


Marmara ve Ege bölgelerini birbirinden ayıran ve genç dağlar grubuna giren Kazdağları’nın en yüksek tepesine Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepenin adı hakkında pek çok efsane anlatılmaktadır.

Çok eski zamanlarda Güre köyünde çok güzel bir kız varmış. Bu kızı köyün bütün gençleri sever ve evlenmek isterlermiş. Adı Sarıkız olan bu güzel kızın babası ise bin bir zahmetle büyüttüğü kızını, talip olan gençlerin hiç birine vermezmiş. Bunun üzerine gençler Sarıkız’a iftira etmişler. Köylüler de Sarıkız’ın babasına giderek:

“Kızın kötü yola saptı. Ya kızını öldürürsün ya da buralardan çekip gidersin” demişler.

Düşünüp taşınan baba, kızını öldürmeye kıyamaz;

ancak köylülerin yüzüne bakabilmek için Sarıkız’ı gözden uzak tutmak gerektiğini düşünür.

Kızını yanına alan baba, Kazdağı’nın zirvesine çıkar ve güttükleri kazlarla birlikte kızını bırakıp geri döner. “Kurt kuş yerse de gözüm görmesin, yaşarsa da herkesten gizli yaşasın” demiş.

Kazdağı’nda kalan Sarıkız ölmemiş ve kazlarını gütmeye devam etmiş. Hatta yolunu, izini kaybedenlere yardımcı olmuş. Bu durum kısa zamanda babasının kulağına gitmiş.

Kızının ölmediğini öğrenen baba, Kazdağı’na kızının yanına çıkmış. Dağda kaz çobanlığı yapan Sarıkız, babasını görünce sevinmiş, ona yemek ikram etmiş. Yemek sırasında babası kızından su istemiş. Sarıkız elini uzatarak kilometrelerce aşağıdaki Güre çayından su alarak babasına vermiş. Babası kızının ermiş olduğunu görünce pek sevinmiş.

Sarıkız’ın öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu yere Sarıkız Tepesi, babasının öldüğü yere ise Babatepe veya Kartaltepe adı verilmektedir.

Kültürümüzün en renkli kaynaklarından olan efsanelerimiz unutulmamak için çoğu zaman bir maddi ize veya mekana bağlanır. Sarıkız efsaneleri de böyledir. Kaz dağlarının zirvesindeki Sarıkız Tepesi ve bu tepenin üzerindeki kabir, Sarıkız efsanelerinin günümüze kadar ulaşan izleridir. Şimdi anlatacağımız efsane ise farklı bir Sarıkız efsanesi olarak dikkati çekmektedir. Ancak bağlı bulunduğu iz yine aynıdır.

Delikanlının biri güzeller güzeli bir kıza aşık olmuş. Kız, evlenme şartı olarak, delikanlıdan gücünü ispatlamasını istemiş. Bu şarta göre delikanlı sırtına yüklenen tuz çuvallarını taşımak zorundadır. Delikanlının sırtına tuz çuvalları yüklenmiş. Yamaçtan tırmanırken çuvallar dengesini kaybetmiş ve delikanlı yuvarlanarak göle düşmüş. Tuzlar ıslandıkça çuvallar ağırlaşmış ve delikanlıyı suyun derinliklerine çekmiş. Köy halkıbu acıya sebebiyet verdiği için kıza öfkelenmişler. Ona yumurtalar atmışlar. Sarı Kız adı da buradan kalmış.

Öfkeleri yatışmayan köylüler babasına giderek kızını şikayet etmişler ve onu yok etmesini istemişler. Babası yumurtalara bulanmış kızını alıp tepeye çıkmış. Kızını öldürmeden önce abdest alıp namaz kılmak isteyen baba kızından su bulmasını istemiş. Kız delikanlının boğulduğu gölün suyundan getirmiş. Su tuzlu olduğu için babası yeniden tatlı su bulup getirmesini istemiş. Bunun üzerine kız ayağını yere vurmuş, o anda yerden bir kaynak suyu fışkırmaya başlamış. Durumu gören babası kızının ermiş olduğunu anlamış ve onu öldürmekten vazgeçmiş. Kimsenin zararı dokunmasın diye de suyun etrafını taş duvarla çevirmiş.

Kaz dağlarının zirvesindeki bu kaynak, bugün hala yörede şifalı olarak bilinmektedir. Ayrıca hem Sarıkız’ın, hem de babasının öldükleri yerler kutsal sayılmaktadır. Babasının öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu kabul edilen yere Kartaltepe veya Babatepe; Sarıkız’ın kabrinin olduğu tepeye ise Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepelerin ermiş bir kız ile babasına izafe edilmesi ise elbetteki eski Türk inanışlarındaki dağ kültünün bir yansımasıdır.

Kazdağı’nın zirvesinde bulunan Sarıkız’ın kabri bugün de yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Her yıl 14-16 Temmuz tarihleri arasında Akçay’da yapılan Zeytin Festivali’nde Sarıkız da temsil edilmektedir. Ayrıca Sarıkız’ın kabri başında herkesin dileğini yazabildiği büyük bir dilek defteri bulunmaktadır.

Çin Sevgililer Günü (Bir Aşk Efsanesi)


Çin’in geleneksel Ay Takvimi gereğince, yılın 7. ayının 7. günü, Çin’de halk arasında Sevgililer Günü olarak kutlanır. Söylentilere göre, her yıl

ın 7. ayının 7. günü gökteki Çoban Yıldızı’nın Dokumacı Kız Yıldızı ile randevu günüdür.   Çok eski zamanlarda, gök masmaviydi ve hiç renkli bulut yoktu. Gök Tanrısı, göğün tek renkli çok basit olduğunu düşünerek yedi kızına “gök” için bir elbise dikme talimatı vermiş. Yedi kızın dokuduğu kumaş ya gri ya da beyaz, yani tek renkteymiş. Kızların en küçüğü çok akıllı bir kızmış, bir gün bahçede yedi çeşit renkli çiçek açtığını görmüş ve topladığı renkli çiçeklerle ipliği boyamış ve büyük çaba harcayarak sonunda rengarenk bir kumaş dokumuş. Ablaları çok sevinmiş, küçük kız kardeşi “çok becerikli” diye övmüşler. Kız kardeşler, normalde “göğe” beyaz elbise, yağışlı günlerde gri elbise, sabah ve akşam üstü de renkli elbise giydirmeyi kararlaştırmışlar. Gök Tanrısı buna çok sevinmiş ve en küçük kıza “Dokumacı Kız” ünvanı vermiş.

Dokumacı Kız her gün kumaş dokumaktan yorulduğu zamanlar sık

sık göğe bakar ve orada insan dünyasından yansıyan manzaraları seyredermiş. Bir delikanlı dokumacı kızın dikkatini çekmiş. Kızcağız bu delikanlının tek başına toprak sürdüğünü ve dinlendiği zaman da yalnızca yanındaki yaşlı öküze seslendiğini fark etmiş ve ona çok acımış. Bu delikanlı işte o Çoban’dır.

Yaşlı öküz bir gün Çoban’a, “Yarın 7. ayın 7. günü, Gök Tanrısı’nın yedi kızı banyo yapmak için dünyaya inecekmiş; fırsat bu fırsattır, Dokumacı Kız’ın elbisesini saklarsan, karın olacak” demiş. Yaşlı öküzün sözlerini dinledikten sonra Çoban bunu denemeye karar vermiş.

7. ayın 7. günü, Çoban nehir kıyısındaki sazların arasına saklanmış, kısa süre sonra gökte yedi parça bulutun havalandığını, her bulut parçası üzerinde bir peri bulunduğunu ve perilerin nehir kıyısına indikten sonra soyunarak kendilerini tertemiz nehir suyuna attığını görmüş. Çoban hemen saklandığı yerden çıkarak Dokumacı Kız’ın elbisesini alarak koşmaya başlamış. Çoban çok hızlı koştuğu için sazların çıkardığı ses perileri uyandırmış ve hepsi kıyıya çıkmış. Yedi periden altısı elbiselerini giyerek göğe uçmuş. Ancak en küçük peri olan Dokumacı Kız elbisesini bulamamış, şaşkınca kıyıda ayakta durmuş. Çoban kekeliye kekeliye Dokumacı Kız’a, kendisiyle evlenmeyi kabul ederse elbisesini geri vereceğini söylemiş. Dokumacı Kız, Çoban’ın sevdiği delikanlı olduğunu görünce utanarak bunu kabul etmiş.

O akşam, Çoban ve Dokumacı Kız yaşlı öküzün başkanlığında dünya evine girmişler. İki yıl içinde Dokumacı Kız, biri oğlan diğeri kız olmak üzere iki çocuk doğurmuş. Karı koca, biri toprak sürerek diğeri kumaş dokuyarak, çok mutlu bir hayatları olmuş.

Yedi yıl hızlı geçmiş… Gökteki bir gün, dünyadaki bir yıl demektir. Gök tanrısı, her yedi günde bir yedi kızını yanına çağırırmış. Dokumacı Kız’ın Gök Sarayı’na dönmediğini ve dünyadaki bir insanla evlendiğini duyunca çok kızmış. 7. ayın 7. günü Gök Tanrısı tarafından gönderilen Gök generalleri Dokumacı Kız’ı yakalayarak, cezalandırmak için Gök Sarayı’na getirmişler. Bunu duyunca çok üzülen Çoban hemen iki sepetle oğlu ve kızını taşıyarak karısının peşine düşmüş. O zaman yaşlı öküz, bir boynuzunu çıkararak uçan bir gemi haline getirmiş. Uçan gemi, Çoban ve çocuklarını taşıyarak göğe doğru uçmuş. Çocuklar yüksek sesle “anne, anne” diye bağırıyorlarmış. Dokumacı Kız, Çoban ve çocuklarının bağırtılarını duyunca var gücüyle Gök generallerinden kurtulmaya, Çoban’a ve çocuklarına kavuşmaya çalışmış. Tam bu sırada Gök Tanrısı ansızın dev elini havada sallayınca, ortaya Çoban ve Dokumacı Kız arasında dalgalanan bir samanyolu çıkıvermiş. Fakat bir anda gökyüzüne çok sayıda saksağan gelmiş ve samanyolu üzerinde saksağanlardan oluşan bir köprü kurmuşlar, Çoban ve Dokumacı Kız’ın köprü üzerinde birbirlerine kavuşmasını sağlamışlar. Çaresiz olan Gök Tanrısı, her yılın 7 Temmuz akşamı Çoban ve Dokumacı Kız’ın saksağan köprüsü üzerinde bir defa buluşmasına izin vermek zorunda kalmış.

Şimdi her yılın 7. ayının 7. günü, kız çocuklar Dokumacı Kız’dan “becerikli olmalarını” dilerler ve renkli ipliklerle yedi iğne getirirler. İpliği iğnelere başarıyla geçirebilenler becerikli kız olarak ilan edilir. Söylentilere göre, çocuklar 7. ayının 7. günü akşamı üzüm bağları altında Çoban ve Dokumacı Kız’ın fısıltılarını duyabilirlermiş.

Nuh’un Gemisi ve Tufanı Efsanesi


Tarihin en çok merak edilen efsanelerinden biri de Nuh Tufanı ve Gemisi’dir. Bu efsaneyle ilgili ilk buluntular Sümer mitolojisindeki Gılgamış Destanı’na kadar dayanır. Asırlar sonra kutsal kitaplarda da karşımıza çıkan Nuh tufanı ile tufandan sağ çıkmak ve dünya üzerindeki canlıların neslini sürdürmek için Nuh’un Gemisi ile yapılan yolculuk bu konuyu araştıran araştırmacılar için hep merak konusu olmuştur. Araştırmacılar yüzyıllardır Nuh’un gemisi’ne ait kalıntılarının Ağrı Dağı’nın tepesinde olduğunu ileri sürerler. Bu yüzden, sayısız bilim heyetleri dağa tırmanarak araştırmalar yapmışlardır.

 Kutsal kitapların yazdığına göre, Nuh’un gemisinin tufana tutulması olayı, kısaca şöyledir:

Tanrı’ya inanan, onun yolunda yürüyen Nuh Peygamber zamanında, yeryüzü bozulmuş, insanoğlu doğru yoldan çıkmıştı. Bunun üzerine, Tanrı öfkelendi, insanları yok etmeye karar verdi. Nuh’a da, bir gemi yapmasını bildirdi. Bu gemi, 300 arşın boyunda, 50 arşın eninde, 30 arşın yüksekliğinde olacak, 3 katlı olarak inşa edilecekti. İçerisi ışıklı olacak, kapısı yandan yapılacak, içi, dışı da ziftlenecekti. Tanrı: “… göklerin altında kendisinde hayat nefesi olan bütün beşeri yok etmek için, tufan getireceğim, hepsi ölecek!” diye buyurdu. Nuh gemiyi yaptı. Tanrı’nın buyruğu gereğince,yeryüzündeki hayvanların temizlerinden yedi erkek, yedi dişi, temiz olmayanlarından iki erkek, iki dişi, sürüngenlerden iki erkek, iki dişi, kuşlardan da yedi erkek, yedi dişi seçip gemisine aldı. Gemiye yeter miktarda yiyecek de yükledi. Kendisi, karısı, oğulları Sam, Ham, Yasef ve eşleri de gemiye bindiler, kapıları kapadılar. Yedi gün sonra, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Kırk gün, kırk gece hiç durmamacasına yağdı.

Yeryüzünü baştanbaşa sular kapladı. Nuh’un gemisine binmeyen nekadar insan, hayvan varsa hepsi öldü. Yalnız gemidekiler sağ kaldılar. Aradan 150 gün geçtikten sonra, sular yavaş yavaş azalmaya başladı. Nuh’un gemisi Ararat (Ağrı) Dağı’nın üstüne oturmuştu. Nuh, geminin penceresini açtı; suların büsbütün çekilip çekilmediğini öğrensinler deye, önce kuzgunu, sonra da güvercini dışarıya gönderdi. Güvercin, konacak yer bulamayınca, geri döndü. Bunun üzerine, Nuh yedi gün daha bekledi. Sonra, güvercini bir kez daha dışarı saldı. Güvercin, ağzında yeni koparılmış bir zeytin dalıyla, gemiye döndü. Sular çekilmişti. Tanrı’nın buyruğu üzerine, gemiden çıktılar; yeryüzüne dağılıp yeniden çoğaldılar.

Kutsal kitapların yazdığı Ararat Dağı, bizim adına Ağrı dediğimiz dağdır. O zamanlar, dünyanın en yüksek dağı olarak biliniyordu. Geminin kalıntılarının dağın doruğunda, ya da o dolaylarda olması gerektiği kanısı, işte buradan doğmuştur. Ağrı üzerindeki araştırmalar, ikibin yıl öncesine kadar uzanmaktadır.

Bilim adamlarına göre, İncil, Tevrat gibi kutsai kitaplar, Tufan olayını Babil kaynaklarında geçen Gılgamış Destanı’na göre kaydetmişlerdir. Bunların ileri sürdüğüne göre, Tufan olayı onuncu Babil hükümdarı Hasis-Andra zamanında olmuştur ve gemiyi yaptıran da yine Hasis-Andra’dır. Bu kaynak da geminin Ararat (Ağrı) Dağı üzerine oturduğunu bildirmektedir. Yakın çağlarda Ağrı Dağı üzerinde pek çok araştırmalar yapılmıştır. İlk defa 1829 yılında araştırıcılar Nuh’un Gemisi’nin izlerine rastladıklarını ileri sürmüşlerdir. Daha sonra, 1916 yılında Vladimir Roskovskiy adında bir Rus pilotu, uçakla Ağrı Dağı’nın üstünden geçerken geminin kalıntılarını gördüğünü ileri sürmüştür.

İlk ciddi araştırma 1949 yılında yapılmıştır. Amerikalı arkeolog Dr. Smith’le arkadaşları, Ağrı Dağı’nı adım adım dolaştılar, etekten tepeye kadar araştırdılar. Araştırmalar 21 ağustostan 11 eylüle kadar sürdü. Dr. Smith, kutsal kitaplardan başka daha birçok kaynakları da incelemiştir, özellikle, Babil tarihinde Tufan olayı ile ilgili hikâyeleri efsaneleri iyice araştırmıştı.

Dr. Smith’le arkadaşlarının aramaları boşa gitmişti. 1950 yılında, aynı heyet bir kez daha araştırmalara giriştiyse de, Nuh’un gemisi bu kez de bulunamadı. 1954 yılında, Amerikalı uzman John Libi başkanlığında bir heyet de, Ağrı Dağı’nın tepesine kadar çıktı. John Libi, 1958 yılında, gene Türkiye’ye geldi. Bu seferki heyet, hem sayıca daha kalabalıktı, hem de daha azimli kişilerden kuruluydu. Nuh’un gemisini bulacaklarına hepsi de inanıyorlardı. Heyet 18 ağustos 1958′ de, dağa tırmanmaya başladı. Ağrı, baştanbaşa karlarla kaplıydı; yamaçlarına kadar da buz tutmuştu. Heyete 62 yaşındaki John Libi, dört dağcı, 4 gazeteci, bir de Türk süvari yüzbaşısı katılmıştı. At sırtında, döne dolaşa 3200 metreye kadar çıktılar. 4200 metre yüksekliğe varınca, çadırlı bir kamp kurdular. Atları bıraktıktan sonra, eşyalarını sırtlarında taşımaya başladılar. Gece olunca, ısı -10 ‘a kadar düşüyor, bu yüzden büyük zorluk çekiliyordu. Çevre, baştan başa karlarla örtülüydü. Onun için, içi sıcak hava dolu uyku tulumlarını giyip yattılar. Ertesi sabah, doruğa ulaşmak üzere yola çıktıklarında, tipi başlamıştı. Buz tutmuş yerler kaygandı. Bu arada, bir ayı sürüsünün de saldırısına uğradılar. Aç hayvanların elinden canlarını güç-belâ kurtarabildiler. John Libi’nin kaybolduğu söylentileri çıktıysa da, sonradan ortaya çıktığı anlaşıldı. Seferden sonra, John Libi Doğu Beyazıt’a indi; orada bir camiye gidip, Müslüman olmak istediğini bildirdi. Heyet, dönüşte de, araştırmalarını sürdürdüyse de, Nuh’un Gemisi’ni bulamadı. 28 ağustos 1958′de, eli boş olarak geri döndüler. 1960 yılında, dağa bir başka heyet de çıktı ama, bunlar da Nuh’un Gemisi’ni bulamadan geri dönmek zorunda kaldılar. Bütün bu başarısız seferlere rağmen, araştırmacılar Nuh’un Gemisi’nin hala Ağrı Dağı’nda olduğunu ileri sürmektedirler.

Tarihsel kaynaklara göre, Nuh’un Gemisi’ni bulmaya yönelik ilk girişim Bizans İmparatoru Heraklius’un 7. yüzyılda Ağrı Dağı’nın da içinde bulunduğu Urartu bölgesine yaptığı ziyaretti.

–  Ünlü gezgin Marco Polo, 12. yüzyılda Ağrı Dağı’ndan bahsetti.
–  1829 yılında, bölgeyi Dr. Fredrich Parrot ziyaret etti.
–  1876 yılında Ağrı Dağı’na tırmanan İngliz kaşif James Bryce, Nuh’un Gemisi’ne ait ahşap kalıntılar bulduğunu iddia etti.
–  Aya ilk kez ayak basan Amerikalı astronot James Irwin, Nuh’un Gemisi’ni bulmak için 1980’li yıllarda Ağrı Dağı bölgesine iki ziyarette bulundu.