Search results: "adana"

1008657vy9-1584

Yılanlı Kaya Efsanesi – Adana


Yılanlı Kayadan Bir Görüntü

Adana yöresinde Yılanlı Kaya  ile ilgili farklı efsaneler anlatılır. En bilinenlerinden ilki şu şekildedir;

Zamanın birinde Çobanın Gürlek adında bir kızı varmış. Babası ile Gürlek davar gütmeye gitmiş. Kız yaylada çiçek toplamak için babasının yanından ayrılmış. Gürlek uçurumun kenarında çok güzel bir çiçek görmüş ve almak istemiş, Tam almak için uzanırken kocaman bir yılanla karşılaşmış. Korkmuş ama sesini kimseye duyuramamış uçurum çok yüksekmiş aşağı atlarsa parçalanacağını düşünmüş ve  Allaha dua etmiş ve bir dilekte bulunmuş; “ Allahım beni ya taş et yada kuş” Yılan da, kızda taş olmuş. Gülek Boğazının adının çoban kızı Gürlek’ten geldiği söylenir.

İkincisi ise;

Çok eski zamanlarda Toros Dağları’nın tepesinde bir krallık kuruluymuş. Kralın güzel bir kızı varmış. Dağların çevresi çok sık bir ormanla çevrili olduğu için buralarda dolaşmak tehlikeliymiş. Çünkü ormanda büyük bir yılan yaşadığı söylenirmiş. Kral da kızına sık sık çevreyi tek başına dolaşmamasını öğütlermiş.

Günlerden bir gün, kızın canı çok sıkılmış ve ormanda dolaşmaya karar vermiş. Bir süre gezdikten sonra dik ve sarp bir kayalığın üzerine oturarak Gülek Boğazı’nı seyretmeye başlamış. Birden büyük bir gürültü duymuş. Aşağı baktığında kayalıklardan yılanın geldiğini görmüş. Ne yapacağını şaşırmış. Kurtulamayacağını anlayınca: “Allah’ım, beni yılana yem yapacağına burada taş yap daha iyi.” diyerek dua etmiş. Kızın duasını kabul eden Allah hem kızı hem yılanı orada taşa çevirmiş.

adana-şehri

Yıkılış Efsanesi – Adana


Tarih boyunca bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış Çukurova yöresi, bağrında gelişen kültür zenginliği ile eşsiz bir değere sahiptir. Yörede hüküm sürmüş medeniyetlerin çeşitliliği; bölgeye hakim olma arzusu kadar, ona hakim olanların “kaybetme” korkusu; bir çok efsanenin doğuşuna da ilham kaynağı olmuştur. Asırlardır kulaktan kulağa dolaşan efanelerin de etkisiyle, Adana yöresinde söylenegelen bir deyiş vardır: “Misis yılanla, Ceyhan yelle, Adana selle gidecek…”
Bu sözün temelinde şu inanış yatmaktadır:
Adana, Seyhan Nehri’nin yanı başında bir düzlükte kurulmuştur. Eskiden nehir sık sık taşar, evleri, köyleri yıkar, tarlaları su altında bırakırmış. Adana’da sık sık sel olduğu için birgün şehrin bu yüzden yok olacağına inanılır. Ceyhan’da ise evler çok eskiden topraktan ve kamıştan yapılırmış. Her yanı açık olduğu için, kuvvetli bir rüzgârda birçok ev yıkılıp gidermiş.
Misis’in yılandan gitmesine gelince, bu da yine yörede çok bilinen Şahmeran efsanesi ile birlikte anlatılır. Efsaneye göre Misis yakınında küçük bir dağın tepesine kurulmuş, Yılankale denilen bir kale vardır. Bu kalede sütle beslenen birçok yılan varmış. Bu yılanlar, bir gün sütsüz kalıp kaleden çıkacaklar ve Misis’e inerek orada yaşayanları sokacaklarmış.
anavarza

Anavarza Efsanesi – Adana


Vaktiyle Anavarza, yiğit insanların ve güzel kızların yaşadığı büyük bir şehirmiş Kent ve kale, dıştan gelecek tehlikeye karşı koyabilecek durumdaymış. O zamanlarda şehirde yaşayan taş ustaları, taştan oymalarla evleri ve meydanları süsler, insana şaşkınlık verecek, hayranlık duyulası eserler yaratırlarmış.

Gündüzleri, halk kentten çıkar, tarlada-bayırda işini görür, akşam olduğunda ise kente geri dönermiş. Kentin dışı, derin hendeklerle ve yüksek duvarlarla çevriliymiş Kentin kapısındaki asma köprüden başka içeri girebilecek hiçbir yer yokmuş.

Halk, bu güzel kentte huzur içinde yaşarmış. Akşamları her ev, kahkahayla dolarmış, ağıtlar şarkı diye söylenirmiş. Halk mutluymuş, günler böyle gelir geçermiş.

Anavarza Kralı’nın, gökyüzünde parıldayan Ay’a; “Sen doğma, ben doğayım” diyen dünya güzeli bir kızı varmış Bu kız, akıllı mı akıllı, güzel mi güzelmiş Gel gör ki, günlerden birgün, bu kız yüzünden kentin huzuru kaçmış, kralın o gülen yüzü kızarmış, kaşları çatılmış.

Birgün Sis Kralı’nın elçisi, Anavarza Kralı’na gelmiş ve “Ulu Sis Kralı adına, yüce Anavarza Kr

al’ına saygılarımı sunarım””Söyle bakalım, ne diler kralın bizden?” deyince de elçi:
– Kralım kızınızı oğluna ister, demiş
– Yaa, öyle mi?
– Evet yüce kralım
– Ya istediğini kabul etmezsem?
– Ulu kralım bunu da düşünmüştür Kızınızı oğluna vermezseniz, krallığınıza savaş açacağını bildirmekle de görevli bulunuyorum
– Savaş diler demek?
– Hayır Ama
– Sis Kralına söyle, bu işi düşünmemiz gerekir

Sis Kralı’nın elçisi, böyle diyerek gitmiş gitmesine de, dert geldi mi, üst üste gelirmiş Sis Kralı’nın elçisi gidince, bu defada Misis Kralı’nın elçisi kapıya dayanmış O da kızını Misis Kralı’nın oğluna istemeye gelmiş O da aynı istek ve tehditlerde bulunmuş.

Anavarza Kralı, çok halim-selim, iyi yürekli bir insanmış Ne yapacağına karar verememiş ve kara düşüncelere dalmışBakmış ki, durum çok çetin, gittikçe de karmaşık bir hal alıyor Kızını bu krallardın hangisinin oğluna verse, diğeri yine kendi halkına savaş açacak Belki de ülkesi elden gidecek Hiçbirine vermezse, bu defa da iki ülke halkı ile savaşmak zorunda kalınacak diye düşünüp durmuş.

Kız, babasının haline çok üzülmüş Kara düşüncelere dalan babasına, “Olur mu ey benim Kral babam, ben senin kızın değil miyim? Bana derdini niçin açmazsın?” diye kahırlanmış Kral, “Kızım, güvercin topuklu yavrum, demiş Çok haklısın Bilmem ki ne etsem Sis Kralı elçi göndermiş, oğluna seni ister Misis Kralı da elçi göndermiş O da oğluna seni ister Vermezsem savaş açılacak, hangisine tamam desem, yine de olacağı bu Ne yapmalı, bilemedim!” demiş.

Kızı gülmüş ve “Ondan kolay ne var, babacığım!”, demiş “Şeytan bile çözemez bu düğümü kızım” demiş kral Kızı da; “Kral babam, bundan kolay bir şey yok! Dersen ki onlara, ‘ben kızım veririm, veririm ama, bir şartım var Anavarza’nın suyu az Buraya bol suyu önce kim getirirse, onun oğluna kızımı veririm’ Onlara öyle söyleyin siz Gerisine karışmayın”.

“Bak işte bunu hiç düşünmemiştim O zaman savaşsız çözeriz bu işi” demiş kral “Elbette babacığım Halkımız rahat, huzur içinde yaşıyor Onların benim yüzümden acılara katlanmalarını, ölmelerini istemem hiç” demiş kızı.

Böylece aradan günler geçmiş Her iki kralın elçileri, Anavarza Kralı’nın kararını öğrenmek üzere Anavarza’ya gelmişler. Kral onlara kızının önerdiği çözümü söylemiş: “Anavarza’ya bol suyu ilk getireninin oğluna kızımı vereceğim Kararımı krallarınıza böyle iletiniz”.

Elçiler, bu kararı hemen kendi krallarına iletmişler Bunun üzerine, Sis Kralı yukarıdan, Misis Kralı da aşağıdan başlamış su yolunu yapmaya Sis Kralı su yolunu yontma taşlardan, çok güzel, sağlam biçimde yaptırmaya uğraşırmış Bu yüzden işi gecikirmiş.

Misis Kralı da kerpiçten yaparmış su yolunu Bu yüzden Misislilerin su yolu çabuk ilerlemiş.

Günler geçmiş, yollar ilerlemiş, sonunda aşağıdan Misislilerin suyolu görünmüş. Sislilerden bir haber yok Misislilerin suyolunun kente yaklaşmakta olduğunu gören kızı almış bir üzüntü. Meğer içten içe yiğitliğini duyduğu Sis Kralı’nın oğlunu seviyormuş Ona adamlar göndermiş: “İyiye kötüye bakma Elini çabuk tut, su yolunu bir an önce bitir!” demiş.

Ama taş yol bu Peynir değil ki; doğrana Çamur değil ki; sıvana Sonunda Misislilerin yolu bitmişSu gelmiş kentin kapısına dayanmış Dayanmış dayanmasına, ama kız buna dayanamamış. Sevmediği biriyle evlendirilmektense, canına kıymaya karar vermiş ve kendisini kayalıklardan aşağıya atmış,

Derler ki; Anavarza o günden sonra bir daha şenlik nedir bilmemiş Neşe dolu kahkahalar, kentin evlerinden bir daha hiç yükselmemiş.

lokman-sahmeran

Lokman Hekim Efsanesi – Adana


Adana ve çevresinde yüzyıllardır yaygın olarak Lokman Hekim efsaneleri anlatılmaktadır. Bunlardan bir tanesi şöyledir:

Lokman Hekim, inanışa göre bütün hekimlerin piri, üstâdıdır. Her çiçeğin, her otun özelliklerini tanıyan Lokman, ilaç yapar, derilere devâ bulunmuş. Bütün dünyayı dolaşmış. Çukurova’ya gelince ovanın bereket ve güzelliğine hayran olarak Misis’e yerleşmiş. Çevredeki bütün hastaları iyileştirmiş. Anık hastalığın ne olduğunu unutan Çukurovalılar, ölümsüz hayatın peşine düşmüşler. Kendileri için ölümsüzlük ilacını yapmasını istemişler.

Lokman Hekim Çukurova’yı adım adım dolaşmış, bütün bitkileri incelemiş. Bir gece dolaşmaktan yorgun düşmüş ve ulu bir çınarın altında uyuyakalmış. Bir ara bir ses duymuş:

“Ey Lokman, artık araman bitsin, ben ölümsüz hayatın devâsıyım. Bundan böyle insanlara ve hayvanlara ölüm yok”.

Lokman Hekim, sesin geldiği bitkiye doğru yürüyüp koparmış. Bu arada Tanrı, Cebrail’e: “Yetiş Cebrail, Lokman ölümsüzlüğe çare bulursa bu insanların hâli ne olur?” demiş.

Bunun üzerine Cebrail, pir-i fani kılığında Misis Havraniye tarafına bir gelmiş. Misis Köprüsü’nün üstünde Lokman Hekimle karşılaşmış. Cebrail: “Selamün aleyküm.” dedikten sonra. Lokman’ın elindeki kitaba bakmak istemiş. Kitabı alıp coşkuyla akan Ceyhan Nehri’ne atmış. Kitabın ardından Lokman da suya atlamış; ama bulamamış. Yaz gelip sular çekilince, ırmak boyunda aramaya devam etmiş. Sonunda kitabın sadece bir yaprağını, arpa tarlasında bulmuş. Bugünkü tıp biliminin, o günkü yapraktan geliştiğine inanılır. Yörede hâlâ, efsanenin izlerine rastlanılmaktadır. Kitabın bulunduğu arpa tarlasının toprağı kutsal sayılır. Çocukların karınları ağrıdığında bu toprağı ısıtıp beze sararak çocuğun karnına koyarlar. [1]

Bu hikâyenin farklı bir varyantı da şöyledir:

Lokman Hekim bütün doktorların üstadıdır. Söylentilere göre, bütün otların, çiçeklerin dilinden anlayan Lokman Hekim bu bitkilerden türlü ilaçlar yaparmış. Her çiçek, her ot dile gelir, Lokman’a hangi hastalığı iyi edeceğini söylermiş.

Bütün dünyayı dolaşan Lokman Hekim, Çukurova’nın bereketli topraklarında her şeyin yetiştiğini görünce, Misis şehrine yerleşmiş. Her derde deva olan Lokman Hekim, çevresindeki hastaları iyi etmiş. Hastalıksız sapa sağlam yaşamaya başlayan insanlar Lokman’a gelerek ölümsüzlüğe de bir çare bulmasını istemişler. Lokman Hekim de ölümsüzlüğe çare olacak bitkiyi bulmak için Çukurova’yı adım adım dolaşmaya başlamış.

Bir çınarın altında uyurken bir ses duymuş. “Lokman, bunca zamandır araman-taraman bitsin, ben ölümün ilacıyım. Bundan böyle insanlara da, hayvanlara da ölüm yok”demiş. Kendisine seslenen otun yanı başına koşan Lokman Hekim, ilacın nasıl yapılacağını da öğrenmiş, bir deftere yazmış. Otu da kopararak, Misis’e doğru yola koyulmuş…

Misis’e varırken, Ceyhan nehri üzerindeki Misis Köprüsü’nde duraksamış. Defteri de elindeymiş. Defterine yazdıklarına bakarak ilacı yapmaya koyulmuş. Tam yapıp bitireceği sırada, aniden esen rüzgar defteri de, otu da uçurarak suya düşürmüş. Efsane bu ya; Lokman Hekim de bu yüzden ölüme çare olacak ilacı bir daha bulamamış. Otlar da o tarihten sonra kendisine yüz çevirmişler. Bir daha onunla hiç konuşmamışlar. [2]
İkinci bir Lokman Hekim hikayesi de şöyledir:

Lokman Hekim doktor ve eczacıymış. Dükkânında her türlü hastalığın devası olan ilaçlar varmış. Hastalar içeri girdiklerinde, hastalıklarına iyi gelecek olan ilaç şişesi sallanırmış. Birgün, içeri birisi girmiş. Ancak hiçbir şişe sallanmamış. Lokman Hekim, bunun üzerine:

“Senin hastalığının çaresi yok, öleceksin.” demiş.

Adam ölümden kurtuluşun olmadığını öğrenince çok üzülmüş. Her şeyini satmış. Yanına bir at tüfek ve av köpeği alarak dağlara çıkmış. Vurduğu hayvanları yiyip, yörüklerden yoğurt, süt alarak yaşıyormuş. Bu arada hastalığı da iyice artmış.

Bir ağacın altına gelmiş. Atını bağlayıp köskelmiş. O sırada bir yörük kadını, bir tas sütü saylığa koymuş. Yılanların sütü sevdikleri bilinir. Tasa yaklaşan bir yılan, sütü içmiş, sonra da zehrini süte kusmuş. Tas, yemyeşil olmuş.

Ağrıları iyice azan adam:

“Gidip şu zehri içeyim de ölüp kurtulayım.” diyerek zehirli sütü içmiş. Bir süre sonra ishal olmuş ve kusmaya başlamış. Ancak oldukça hafiflediğini hissediyormuş. Ölmek için içtiği zehirden sonra daha iyi olduğunu görmüş. Gün geçtikçe iyileşmiş ve hastalığı tamamen geçmiş. Lokman Hekim’e gidip: “Sen, bana öleceğimi söylemiştin. Ama ölmedim.” demiş.

Bunun üzerine Lokman: “Ben, sana ala ineğin sütünü nereden bulayım, sütü yılana içirip, nasıl tasa kusturayım. Hastalığının çaresi vardı; ama bu ilacı temin etmek zor olduğu için öyle dedim.” diye cevap vermiş.

O gün bu gündür tas ve yılanın eczacılık ve tıp biliminin simgesi olması, halk tarafından Lokman Hekim’e dayandırılır