Nuh’un Gemisi ve Tufanı Efsanesi


Tarihin en çok merak edilen efsanelerinden biri de Nuh Tufanı ve Gemisi’dir. Bu efsaneyle ilgili ilk buluntular Sümer mitolojisindeki Gılgamış Destanı’na kadar dayanır. Asırlar sonra kutsal kitaplarda da karşımıza çıkan Nuh tufanı ile tufandan sağ çıkmak ve dünya üzerindeki canlıların neslini sürdürmek için Nuh’un Gemisi ile yapılan yolculuk bu konuyu araştıran araştırmacılar için hep merak konusu olmuştur. Araştırmacılar yüzyıllardır Nuh’un gemisi’ne ait kalıntılarının Ağrı Dağı’nın tepesinde olduğunu ileri sürerler. Bu yüzden, sayısız bilim heyetleri dağa tırmanarak araştırmalar yapmışlardır.

 Kutsal kitapların yazdığına göre, Nuh’un gemisinin tufana tutulması olayı, kısaca şöyledir:

Tanrı’ya inanan, onun yolunda yürüyen Nuh Peygamber zamanında, yeryüzü bozulmuş, insanoğlu doğru yoldan çıkmıştı. Bunun üzerine, Tanrı öfkelendi, insanları yok etmeye karar verdi. Nuh’a da, bir gemi yapmasını bildirdi. Bu gemi, 300 arşın boyunda, 50 arşın eninde, 30 arşın yüksekliğinde olacak, 3 katlı olarak inşa edilecekti. İçerisi ışıklı olacak, kapısı yandan yapılacak, içi, dışı da ziftlenecekti. Tanrı: “… göklerin altında kendisinde hayat nefesi olan bütün beşeri yok etmek için, tufan getireceğim, hepsi ölecek!” diye buyurdu. Nuh gemiyi yaptı. Tanrı’nın buyruğu gereğince,yeryüzündeki hayvanların temizlerinden yedi erkek, yedi dişi, temiz olmayanlarından iki erkek, iki dişi, sürüngenlerden iki erkek, iki dişi, kuşlardan da yedi erkek, yedi dişi seçip gemisine aldı. Gemiye yeter miktarda yiyecek de yükledi. Kendisi, karısı, oğulları Sam, Ham, Yasef ve eşleri de gemiye bindiler, kapıları kapadılar. Yedi gün sonra, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Kırk gün, kırk gece hiç durmamacasına yağdı.

Yeryüzünü baştanbaşa sular kapladı. Nuh’un gemisine binmeyen nekadar insan, hayvan varsa hepsi öldü. Yalnız gemidekiler sağ kaldılar. Aradan 150 gün geçtikten sonra, sular yavaş yavaş azalmaya başladı. Nuh’un gemisi Ararat (Ağrı) Dağı’nın üstüne oturmuştu. Nuh, geminin penceresini açtı; suların büsbütün çekilip çekilmediğini öğrensinler deye, önce kuzgunu, sonra da güvercini dışarıya gönderdi. Güvercin, konacak yer bulamayınca, geri döndü. Bunun üzerine, Nuh yedi gün daha bekledi. Sonra, güvercini bir kez daha dışarı saldı. Güvercin, ağzında yeni koparılmış bir zeytin dalıyla, gemiye döndü. Sular çekilmişti. Tanrı’nın buyruğu üzerine, gemiden çıktılar; yeryüzüne dağılıp yeniden çoğaldılar.

Kutsal kitapların yazdığı Ararat Dağı, bizim adına Ağrı dediğimiz dağdır. O zamanlar, dünyanın en yüksek dağı olarak biliniyordu. Geminin kalıntılarının dağın doruğunda, ya da o dolaylarda olması gerektiği kanısı, işte buradan doğmuştur. Ağrı üzerindeki araştırmalar, ikibin yıl öncesine kadar uzanmaktadır.

Bilim adamlarına göre, İncil, Tevrat gibi kutsai kitaplar, Tufan olayını Babil kaynaklarında geçen Gılgamış Destanı’na göre kaydetmişlerdir. Bunların ileri sürdüğüne göre, Tufan olayı onuncu Babil hükümdarı Hasis-Andra zamanında olmuştur ve gemiyi yaptıran da yine Hasis-Andra’dır. Bu kaynak da geminin Ararat (Ağrı) Dağı üzerine oturduğunu bildirmektedir. Yakın çağlarda Ağrı Dağı üzerinde pek çok araştırmalar yapılmıştır. İlk defa 1829 yılında araştırıcılar Nuh’un Gemisi’nin izlerine rastladıklarını ileri sürmüşlerdir. Daha sonra, 1916 yılında Vladimir Roskovskiy adında bir Rus pilotu, uçakla Ağrı Dağı’nın üstünden geçerken geminin kalıntılarını gördüğünü ileri sürmüştür.

İlk ciddi araştırma 1949 yılında yapılmıştır. Amerikalı arkeolog Dr. Smith’le arkadaşları, Ağrı Dağı’nı adım adım dolaştılar, etekten tepeye kadar araştırdılar. Araştırmalar 21 ağustostan 11 eylüle kadar sürdü. Dr. Smith, kutsal kitaplardan başka daha birçok kaynakları da incelemiştir, özellikle, Babil tarihinde Tufan olayı ile ilgili hikâyeleri efsaneleri iyice araştırmıştı.

Dr. Smith’le arkadaşlarının aramaları boşa gitmişti. 1950 yılında, aynı heyet bir kez daha araştırmalara giriştiyse de, Nuh’un gemisi bu kez de bulunamadı. 1954 yılında, Amerikalı uzman John Libi başkanlığında bir heyet de, Ağrı Dağı’nın tepesine kadar çıktı. John Libi, 1958 yılında, gene Türkiye’ye geldi. Bu seferki heyet, hem sayıca daha kalabalıktı, hem de daha azimli kişilerden kuruluydu. Nuh’un gemisini bulacaklarına hepsi de inanıyorlardı. Heyet 18 ağustos 1958′ de, dağa tırmanmaya başladı. Ağrı, baştanbaşa karlarla kaplıydı; yamaçlarına kadar da buz tutmuştu. Heyete 62 yaşındaki John Libi, dört dağcı, 4 gazeteci, bir de Türk süvari yüzbaşısı katılmıştı. At sırtında, döne dolaşa 3200 metreye kadar çıktılar. 4200 metre yüksekliğe varınca, çadırlı bir kamp kurdular. Atları bıraktıktan sonra, eşyalarını sırtlarında taşımaya başladılar. Gece olunca, ısı -10 ‘a kadar düşüyor, bu yüzden büyük zorluk çekiliyordu. Çevre, baştan başa karlarla örtülüydü. Onun için, içi sıcak hava dolu uyku tulumlarını giyip yattılar. Ertesi sabah, doruğa ulaşmak üzere yola çıktıklarında, tipi başlamıştı. Buz tutmuş yerler kaygandı. Bu arada, bir ayı sürüsünün de saldırısına uğradılar. Aç hayvanların elinden canlarını güç-belâ kurtarabildiler. John Libi’nin kaybolduğu söylentileri çıktıysa da, sonradan ortaya çıktığı anlaşıldı. Seferden sonra, John Libi Doğu Beyazıt’a indi; orada bir camiye gidip, Müslüman olmak istediğini bildirdi. Heyet, dönüşte de, araştırmalarını sürdürdüyse de, Nuh’un Gemisi’ni bulamadı. 28 ağustos 1958′de, eli boş olarak geri döndüler. 1960 yılında, dağa bir başka heyet de çıktı ama, bunlar da Nuh’un Gemisi’ni bulamadan geri dönmek zorunda kaldılar. Bütün bu başarısız seferlere rağmen, araştırmacılar Nuh’un Gemisi’nin hala Ağrı Dağı’nda olduğunu ileri sürmektedirler.

Tarihsel kaynaklara göre, Nuh’un Gemisi’ni bulmaya yönelik ilk girişim Bizans İmparatoru Heraklius’un 7. yüzyılda Ağrı Dağı’nın da içinde bulunduğu Urartu bölgesine yaptığı ziyaretti.

–  Ünlü gezgin Marco Polo, 12. yüzyılda Ağrı Dağı’ndan bahsetti.
–  1829 yılında, bölgeyi Dr. Fredrich Parrot ziyaret etti.
–  1876 yılında Ağrı Dağı’na tırmanan İngliz kaşif James Bryce, Nuh’un Gemisi’ne ait ahşap kalıntılar bulduğunu iddia etti.
–  Aya ilk kez ayak basan Amerikalı astronot James Irwin, Nuh’un Gemisi’ni bulmak için 1980’li yıllarda Ağrı Dağı bölgesine iki ziyarette bulundu.

 

Kerem ile Aslı Efsanesi


Asıl adı Ahmet Mirza olan Kerem, Islahan Şahının oğludur. Şahın hazinedarlığını yapan Ermeni Keşişinin kızı Aslı ile Kerem birbirlerini severler. Şah Keşişten kızı oğluna ister. Keşiş, bir müslümana kız vermek istemez. Fakat hükümdarın isteğini reddemez; bir mühlet ister ve bu mühletin içinde gizlice memleketten kaçar.

Kerem de Aslı’nın peşinden yola düşer. İşte, Kerem’in sevdiği kızın ardınca bütün Anadolu’yu baştan başa gezmesi böylece başlar. Kerem artık yanında sadık arkadaşı Sofu, omuzunda sazı ile bir “Aşık” olmuştur. Her gittiği yerde, her rasladığına sazıyla ve yanık türküleriyle, Aslı’nın izini sorar, ona haber verenler de olur, vermeyenler de… Bazı defa nehirlere, dağlara, kayalara, dağlardaki hayvanlara derdini döker, yolunu bağlayan karlı, boranlı bellerden yol ister. Onun önüne çıkan engeller, bir defa inkisarına uğradılar mı iflah olmazlar. Kerem aşk ateşinde pişe pişe kemale erer, keramet sahibi olur. Allah onun her dileğini yerine getirir.

Bazı şehirlerde Kerem, Aslı Han’a bir zaman kavuşur. Keşişten habersizce bir müddet birbirlerine sevgilerini anlatırlar, dertlerini dökerler. Erzincan Bağlarında ve Kayseri’de olduğu gibi… Sonunda Kerem Aslı’sının peşinden Halep’e varır. Halep Paşasına kendini sevdirir. Paşa, Keşişi tehdit ederek kızını Kerem’e vermeye razı eder. İki sevdalının nikahları kıyılır. Fakat kötü ruhlu Keşiş onlara son fenalığı yapar. Kızına sihirli bir gerdeklik gömlek giydirir. Bu gömlek son düğmesine kadar açılır, tekrar kapanır imiş. Kerem sevdiğinin düğmelerini bir türlü çözemez. Yüreğinden kopup gelen ateşle yanar, kül olur. Kerem’in külleri dağılmasın diye bekleyen Aslı Han’ın saçları, küllerin içinde kalmış bir kıvılcımla tutuşur, iki aşığın ancak külleri birbirine kavuşur.

Sevgililerin birbirine kavuşmasıyla sona ermeyen bir macera olduğu için Kerem hikayesi toy, düğün ve kış geceleri muhabbetlerinde eğlence vasıtası olan halk hikayeleri arasında, çok sevildiği halde, başından sonuna kadar anlatılmaz, hatta birçok yerlerde bunun anlatılmasını günah sayarlarmış.

Leyla ile Mecnun Efsanesi


Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla’nın annesi öğrenir.
Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.
Kays okulda Leyla’ yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

Mecnun’ un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla’yı isterse de Mecnun oldu diye Leyla’ yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun’ u çölde bulur. Halbuki o, çölde ahular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecazi aşktan ilahi aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leyla’ yı tanımaz. Babası Mecnun’ u iyileşmesi için Kabe’ye götürür.

Duaların kabul olduğu bu yerde Mecnun, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealaya dua eder:
“Ya Rab bela-yı aşk ile kıl aşina beni
Bir dem bela-yı aşkdan etme cüda beni.”
Duası neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leyla da aşk ıstırabı içindedir

Bir zaman sonra ailesi, Leyla’ yı İbn-i Selam isimli zengin ve itibarlı birine verir. Ancak, Leyla kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selam’ ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

Mecnun, çölde Leyla’nın evlendiğini arkadaşı Zeyd’den işitince çok üzülür. Leyla’ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leyla da durumunu bir mektupla Mecnun’ a anlatır. Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.

Bir müddet sonra Mecnun’ un ahı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leyla baba evine döner. Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnun’ u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnun, dünyadan elini eteğini çekmiş ilahi aşk yüzünden Leyla’nın maddi varlığını unutmuştur. Leyla, çölde Mecnun’ u bulduğu halde, Mecnun onu tanımaz. Leyla onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnun, Leyla’ nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;
“Ya Rab mana cism ü can gerekmez
Canansuz cihan gerekmez.” der, kabri kucaklayarak ölür.

Bir müddet sonra Mecnun’ un sadık arkadaşı Zeyd rüyasında, Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:
“Bunlar Mecnun ile onun vefalı sevgilisi Leyla’dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular.”

Umaporn > Redtube porn
Brazzers porno